www.sinanmeydan.com - Atatürk Sonrasında Neler Oldu
   
içerik
  ANA SAYFA
  ÖZGEÇMİŞ
  ETKİNLİKLER
  BASINDAN
  TV PROGRAMLARI
  LİNKLER
  ATATÜRK
  ÖN TÜRK TARİHİ
  ZİYARETÇİ DEFTERİ
  KİTAP YORUMLARI
  İLETİŞİM
  1919-2010 MANŞETLERİ
  ESKİ YAZILARIM
  => Bursa Nutku Yok Diyenler Buna Ne Diyecek
  => Taraf'ın "Toy" Yazarına Tarih Dersi
  => "Hür Adam"ın Gerçek Öyküsü
  => Osmanlı'yı Bir de Atatürk'ten Dinleyin
  => DP'li, Amerikancı ve Diyalogcu Bir Hür Adam
  => Gişede Hür Adam Filmini Yakaladık!
  => Soner Yalçın'ın Atatürk ve Kayıp Kıta Mu Konusundaki Yazısına Cevabım
  => Tüm Devrimci Ruhların Ateşi: Atatürk
  => Atatürk'ün Sosyal Fabrika Projesi
  => "Hür Adam" Hürriyet Savaşı'nda Neredeydi?
  => Kendini Türkçü Sanan Mayfya Bozuntusu, Maskeli Çakallar Sizi!
  => Yandaşlık Ödülleri Sahiplerini Buldu!
  => Atatürk'ün Gizli Kurtuluş Planları
  => Kafayı Che'nin Çantasından Çıkarın Artık
  => Kurtuluş Savaşı'nı Atatürk Başlatmadı Mı
  => Sapına Kadar Kemalist'im
  => Kul Hakkını Yiyen Allah'tan Korkmayanların Kanalı: TRT
  => Bir Dede Torun Hikayesi!
  => Genleriyle Savaşan Bir Parti ve Benim İyimserliğim
  => Atatürk İle Allah Arasında
  => Bu Aydınlar Neden Susturuluyor?
  => Tarih Profesörü'ne Atatürk ve Çanakkale Dersi
  => 6. Filo'yu Kıble Yapmak
  => Mustafa Kemal de "Eylemci" Bir Öğrenciydi
  => 97 Yıl Önce Çizdiği Karikatürde Bugünü Görmüş!
  => Siz Kimi Kandırıyorsunuz?
  => Wikileaks Belgelerinden Önce İngiliz Belgeleri Vardı
  => CHP Camileri Kapattı Yalanına Cevap
  => Adnan Menderes Karısını Alenen Aldatmıştı Sayın Başbakan
  => Milli Gelirimi İstiyorum!
  => CHP ve Orta Anadolu
  => AKP Bir Dejavudur!
  => Devrimci Başöğretmene Selam Olsun!
  => Medeni Bilgiler Kitabını Anlamak İçin Önce Atatürk'ü Anlamak Gerekir!
  => Teşekkürler Vural Savaş!
  => Cumhuriyet Caddesi'nde Yürürken Durun ve Bunu Düşünün
  => Bana Tabularla Gelmeyin!
  => Bu işte Bir Şarlatanlık Var: Habertürk'ün Oktan Keleş'i Beni de Kandırdı!
  => İsa Sizi Korusun! "DP ve AKP'nin Gizli Misyonu"
  => Atatürk Diyor ki: "Fatih Sultan Mehmet Büyük Adamdı Büyük..."
  => En Kritik Soru!
  => Zübeyde Ananızı da Alın Gidin
  => 1933'de Almanya da Hitlere "Evet" Demişti
  => 1979'da İran da "Evet" Demişti
  => Dersane Rezilliği
  => Recep Bey Siz Kimi Kandırıyorsunuz?
  => Harita Aldatmacasını Açıklıyorum
  => Bugün Sevr'i Savunan Dinciler 90 Sene Önce de Aynıydı
  => Emperyalizmin Truva Atı: Demokrasi
  => Uyan Be Halkım: Türkiye'yi Bölecekler
  => Hayır Diyen Kardeşim...
  => Geldikleri Gibi Giderler
  => Evet Diyen Kardeşim!
  => Atatürk: İstiklal ve Cumhuriyetine Kastedecek Düşmanlar...
  => Yeni Osmanlı ve I. Recep
  => AKP'nin Meşrebi (Karakteri) PKK'yla Anlaşmaya Uygundur
  => Bursa Nutku'ndaki Kehanet
  => Başbakanın Tarih Hocalarını Açıklıyorum!
  => 30 Ağustos Ruhunu Anlamak
  => 9O Yıl Önceki Şifreli Manşette Ne Gizliydi?
  => Cemaatin Kadrolu Tarihçisine Cevaplar
  => Referandum ve Beyin Yıkama
  => Vahdettin Hain Değil Mi Dediniz?
  => Ulusu Yok Etmek İçin Ulusun Önderini Yok Etmek İstiyorlar
  => One Minute Nine Die (Kim Kazandı?)
  => Çağdaş Hukukun Irzına Geçmek
  => Atatürk Araştırma Merkezi'nden Said-i Nursi Araştırma Merkezi'ne
  => PKK Kimin Taşeronuymuş da Haberimiz Yokmuş!
  => Atatürk'ü ve Yakın Tarihi Anlamak
  => Vahdettin Gerçeği
  => Bir Başbakan Düşünün!
  => Bizim Dinciler ve Mavi Marmara
  => İngilizler Ona Neden "Efsunlu Kemal" Derlerdi Bilir Misiniz Recep Bey?
  => Bir Başbakan Ne Zaman İstifa Eder?
  => Omurgası Kırık Aydınlar: Türk Tarih Tezi'nin Doğrulandığından Haberiniz Var Mı?
  => Sünepeleşmek!
  => Şehit Kanlarında Boğulmak
  => Uyan Be Halkım
  => Ne Mutlu Arabım Diyene!
  => Recep Bey'in Kankaları
  => ALLAH'ın Gazabı Üzerinize Olsun!
  => Kızılay, İHH ve Recep Bey'in Büyük Günahı
  => Kurtuluş Savaşı'nda İngilizlerle Savaşmadık, Yalanı
  => Karton Mücahit
  => Bizim Liboşlar ve Mavi Marmara
  => Bir Tez, Birkaç Tarih Profesörü ve Atatürk'ü Savunmanın Onuru
  => Ak'tivistler ve AKP
  => Recep Bey'in İsrail Şifresi ve Yahudi Cesaret Ödülü
  => Atatürk Düşmanlığının Dünü Bugünü
  => Burası Türkiye Recep Bey, Burada Kemaller Asla Tükenmez!
  => Büyük Kumpas
  => Dersim İsyanı: Seyit Rıza İngilizlerden Destek İstemişti
  => Atatürk Sonrasında Neler Oldu
  => Atatürk İngiliz Valisi Olmak İstiyordu Yalanı
  => Sinan Meydan'ın Dersim İsyanı'na Bakışı
  => Mustafa Filminde Kur'an Sansürü
  => Diktatör Olsa Devrimi Tartışmazdı
  => Kurtuluş Savaşı'nı Çarpıtanlar
  => Karşı Devrimin Son Halkası: ERGENEKON
  => Karşı Devrim Devam Ederse Türkiye'yi Bekleyen 30 Gerçek
  ODA TV Yazılarım

.............Sitedekilerin Dünyadaki Yeri.........
ATATÜRK SONRASINDA NELER OLDU: BUGÜNE NASIL GELİNDİ?

1.Gençliğe Hitabe'deki Öngörü        

 

Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı ve sonrasındaki devrimler sürecini anlattığı ve 1927′de Meclis kürsüsünden okuduğu NUTUK adlı ölümsüz eserini gençlere seslenerek bitiriyordu. başlayan "Gençliğe Hitabe’de"  Atatürk’ün geleceğin Türkiyesine dair kehanet derecesindeki öngörüleri çok dikkat çekicidir. "Ey Türk gençliği! Birinci vazifen Türk istiklalini ve Türk Cumhuriyetini muhafaza ve müdafaa etmektir."
"İstikbalde dahi seni bu hazineden  (İstiklal ve cumhuriyet)mahrum etmek isteyecek dahili ve harici bedbahtların
olacaktır."
  diyen Atatürk, özellikle "iç düşmanların" altını kalın çizgilerle belirginleştirmiştir. "Memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar, gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilir" diyerek bu iç düşmanlara dikkatimizi çekmek istemiştir.

İçinde yaşadığı toplumu çok iyi tanıyan Atatürk,  1920′li ve 1930′lu yılların iç ve dış siyasi ve toplumsal durumunu
tarihsel gelişmeleri de dikkate alarak değerlendirmiş  ve geleceğin Türkiye’sine yönelik çok çarpıcı ve gerçekçi bir
değerlendirme yapmış; gelecekte Türkiye’de iktidara sahip olacakların gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde
bulunabileceklerini 80 yıl önce ifade etmiştir. Atatürk, "gaflet, dalalet ve hıyanet içinde bulunan bu
iktidar sahiplerinin şahsi menfaatlerini  müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid edebileceklerini"  belirterek
bu süreçte milletin "fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabileceğini"
ileri sürmüştür. Atatürk’ün
80 yıl önce, ilerede iktidara sahip olanlar içinde gaflet dalalet ve hıyanet içinde bulunabileceklerin   olacağını ve
bu iktidar sahiplerinin şahsi menfaatleri için mücadele edebileceklerini  ileri sürmesi gerçekten de bugünün Türkiyesine
ışık tutan cinsten değerlendirmelerdir. 

2. Karşı Devrimin Ayak Sesler

Peki ama bu "gaflet, delalet ve hatta hıyanet süreci" ne zaman başlamıştır? Ve Türkiye’nin bugünkü (tehlikeli)
noktaya gelmesinde bu sürecin nasıl bir rolü vardır? Bu sorulara verilecek yanıtlar Türkiye’nin bugün içinde
bulunduğu durumu doğru tahlil etmek için son derece önemlidir.

 

Herşey 10 Kasım 1938′de Atatürk’ün ölümüyle başlamıştır. Cemal Kutay’ın belirttiği gibi "10 Kasım
1938  de saat 9:05′de Atatürk dönemi ve devrimi sona eriştir."

 

 

Kurtuluş Savaşı’nın İkinci Adamı, Atatürk’ün en yakınındaki insanlardan biri, Türkiye
Cumhuriyeti’nin ilk hükümet başkanı İsmet İnönü daha Atatürk’ün toprağı soğumadan 
"ilk geri dönüş "olarak adlandırılabilecek hareketi başlatmıştır. İnönü’nün Atatürk’ün ölümünden
hemen sonra "Milli Şef" olarak imza attığı icraatlar, Atatürk aydınlanmasından ve hatta
Atatürk’ten vazgeçmek anlamına gelmektedir. Gerçi İnönü’nün, Köy Enstitüleri’nin
kurulması gibi Atatürk devrimini devam ettiren bazı önemli çalışmaları olsa da, Atatürk’ün önem verdiği bazı devlet adamlarını tasfiye etmesi, Türk tarih ve dil tezlerinden vaz geçilmesi, Türkiye'nin tam bağımsızlığını yitirmeye başlaması gibi uygulamalarla açıkça Atatürk’e cephe aldığını göstermiştir. Daha sonra harekete geçecek karşı devrimciler için bu ilk cesaretlendirici adımdır.

İsmet İNÖNÜ

 

 

İnöünü’nün, Atatürk aydınlanmasından ilk geri dönüşü başlatan bazı uygulamalarını şöyle özetlemek mümkündür:

 

 

 Atatürk’ün çok büyük önem verdiği tarih ve dil çalışmalarının ihmal edilmesi, sulandırılması ve
zamanla tamamen ortadan kaldırılması, tarih ve dil tezlerinden vazgeçilmesi.

Atatürk’ün uğruna herşeyi göze aldığı Türk ulusunun fazlaca ihmal edilmesi, aşırı korumacı
politikalarla halkın ekonomik olarak ezilmesi ve sosyal alandaki baskıcı politikalar sonunda  halkın yeni rejime küsmesi.

 

 

Türk solunun bitirilmesi: Tan olayı, Ankara DTC’deki tasfiyeler ve Nazım Hikmet gibi aydınların
yaşadığı sıkıntılar muhalefetsiz bir sağın ortaya çıkmasna neden olmuştur.

 

 

Atatürk’ün ekonomik bağımsızlık ilkesinin unutularak ilk büyük dış borçların alınmaya başlanması,
Amerikan yardımı getiren uçakları İsmet Paşa eşi Mevhibe  Hanımla birlikte evinin balkonundan selamlarken
bu yardımların geleceğin Türkiyesini nasıl etkileyebileceğini düşünememiştir.

 

 

1945′lerde İmam Hatip Okullarına ve Kuran Kurslarına yeşil ışık yakılarak karşı devrimcilere
cesaret verilmiştir. Bu sayede gittikçe CHP’den uzaklaşan halk kitlelerinin gönlü ve oyu alınmak istenmiştir.  

 

 

İkinci Adam İsmet İnönü’nün tüm bu politikaları üzülerek ifade etmek gerekir ki Türkiye’nin
Atatürk çizgizinden uzaklaşmaya başlamısına neden olmuştur.

 

 

10 Kasım 1938′de Atatürk’ün ölümüyle başlayan "gaflet ve delalet düreci"
1960′lara kadar devam etmiş, 1980′lardan sonra buna  bir de "hıyanet"süreci eklenmiştir.

 

 

3. Gaflet ve Delalet Süreci

1938’de Atatürk’ün ölümüyle başlayan "gaflet ve dalalet sürecinin" belirgin özelliklerini şöyle
sıralamak mümkündür:

 

1.Atatürk devriminden verilen akıl almaz tavizler sonunda “karşı devrim” yolu açılmıştır.
Atatürk sonrası iktidarlar oy uğruna devrimi aşındıran hamasi söylemlerle, gizli açık din
propagandasıyla “devrim ateşini” söndürmüşlerdir.

 

 

2.Atatürk’ün büyük önem verdiği “ulusal kültür politikalarını” etkisizleştirmişlerdir.
Atatürk’ün özellikle  tarih ve dil konusundaki  çalışmalarla biçimlendirdiği “ulusal kültür
politikaları” ortadan kaldırılarak yerine önce Greko-Latin daha sonra da Türk-İslamcı
kültür politikaları benimsenmiştir. Greko-Latin kültür politikası İsmet İnönü’nün CHP’since,
Türk İslam Sentezi kültür politikası da Adnan Menderes’in DP’since topluma enjekte edilmiştir.
Groko-Latinciler Yunan uygarlığını yüceltirken, Türk İslamcılar Arap uygarlığını yüceltmişlerdir.
Bu sırada hep ihmal edilen Türk uygarlığı olmuştur. Greko-Latinciler ve Türk-İslamcıların ısrarla
Atatürk’ün dil ve tarih tezlerini yok etmeye çalışmaları dikkat çekicidir. Atatürk’ün tarih ve dil tezlerine yönelik saldırılar Atatürk devrimine yönelik en ciddi saldırılardan biridir. (Atatürk’ün tarih ve dil tezleri konusunda bkz. Sinan Meydan,
Atatürk ve Türklerin Saklı Tarihi, “Hititler ve Sümerler Türk müdür?”,
Truva Yayınları, İstanbul 2007) 

 

 

3. Atatürk’ün “Misak-ı İktisadi” diye tanımladığı “öz kaynaklarla kalkınma”
projesi rafa kaldırılmıştır. Atatürk döneminde savaştan yeni çıkmış bir ülke kendi öz
kaynaklarıyla kalkınmaya çalışırken, fabrikalarını yaparken, ülkenin dört bir
yanını demiryolu ağıyla donatırken, tarımsal kalkınma hamlesini başlatırken özellikle
50’den sonra Menderes’in DP’since alınan ve yanlış kullanılan (demiryolu
yerine kara yolu yapımı gibi) ölçüsüz dış borçlarla Türkiye tıpkı Osmanlı
İmparatorluğu dönemindeki gibi “bağımlı” bir ülke haline getirilmiştir. 

 

 

 4. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’yla bağımsızlaştırıp dış politikada “etkin” hale getirdiği
Türkiye, Atatürk sonrasında büyük güçlerin dümen suyundan çıkamayan “edilgen”
bir ülke haline getirilmiştir. Bu çerçevede Atatürk’ün “ulusal çıkarlar esastır”
anlayışı bir kenara bırakılmış, örneğin 50’lerde Türk ordusu ulusal çıkarlarla uzaktan
yakından ilgisi olmaya Kore Savaşı’na sürüklenmiş, böylece Türkiye’nin Nato’ya
girmesi sağlanmıştır. Yani Avrupa’da söz sahibi olmanın yolu olarak ABD’ye yaranmak
görülmüştür. Atatürk’ün doğuyu ve batıyı kucaklayan “çok yönlü” dış politika anlayışı
Atatürk sonrasında (özellikle 50’den sonra) ABD eksenli “tek yönlü” dış politika anlayışına
dönüştürülmüştür. Atatürk Türkiye’sinin, Batı’nın ısrarlı çağrıları sonunda 1932’de
Milletler Cemiyeti’ne üye olduğu hatırlanacak olursa ve bugün AB sürecindeki
Türkiye’nin maruz kaldığı muamele dikkate alınacak olursa her şey daha iyi anlaşılacaktır. 

 

Atatürk devriminde 1938’de meydana gelen kırılma 1950’de büyük bir çatlağa
dönüşmüş, bu çatlak zamanla genişlemiş ve 1980’de derin bir yarık halini alarak bugün çağdaş
cumhuriyeti yutma durumuna gelmiştir.

 

 

4.Sağ-Sol Çatışması ve Türk Gençliğinin Bunalımı

 1950’den sonra Atatürk’ün “uluslaşma”, “laikleşme” ve “çağdaşlaşma” politikalarından
vazgeçilince “devrim çocukları” adeta ne yapacaklarını şaşırmışlardır. 1950 sonrasındaki
“dönüşüm” (karşı devrim) Türk gençliğini büyük bir boşluğa sürüklemiştir. Gençlik, bir
taraftan Atatürk aydınlanmasının kendisine kazandırdığı çağdaş ve ulusal  değerleri benimsemeye
çalışırken diğer taraftan Atatürk aydınlanmasına son vermeyi amaçlayan “karşı devrimin”
gerici; faşist ve dinci uygulamalarıyla karşılaşmıştır. İşte tam da bu noktada Türk gençliği
büyük bir “kültür şoku” yaşamıştır. Kemalist Devrimle Karşı Devrim arasına sıkışan Türk
gençliği aşırı uçlara savrulmaktan kurtulamamıştır. 1950 sonrasında gençlerimiz, ya
dinci-faşist sağ uça, ya da Marksist-kominist sol uça kaymıştır. Türk-İslam Sentezi diye
tanımlanan dinci-faşist sağ uçla Marksist-Leninist diye tanımlanan radikal sol uç arasındaki
çatışma Türkiye’yi büyük bir bunalıma sürüklemiştir. Her iki akımın da dış kaynaklı olduğu
bir türlü anlaşılamamış, anlaşılmak istenememiştir.        

 

Ve 1950’lerden sonra bu iki ucun (Türk-İslamcılarla, Marksist-Leninistler) merkezde
yer aldığı, önü alınamaz bir kardeş kavgası dönemi başlamıştır. Önce üniversiteler, sonra
sokaklar kan gölüne dönmüştür. Birileri Türkiye’yi iç savaşa sürüklemek istemiş bunda
başarılı olmuştur. Bu sırada iktidara gelenler, (getirilenler) ise “gaflet, dalalet ve hatta hıyanet”
içinde kadeş kanının akmasını engelleyememişler ve Türkiye’nin yıllarca yerinde saymasına neden olmuşlardır.  

 

 

 5.Darbeleri Anlamak

 

 Kardeş kavgası, ölçüsüz dış borçlanma, iç ve dış politikadaki basiretsizlikler, bağımlılıklar
ve akıl almaz ödünler, üstüne üstlük bir de Atatürk aydınlanmasının yok edilmesi, fakirlik gibi nedenler
Türkiye’de darbeleri tetiklemiştir.

 

27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nce yapılan darbeler
kardeş kanı dökülmesini önlemiş fakat daha emekleme dönemindeki Türk demokrasisine büyük zararlar
vermiştir. Hepsinden de önemlisi darbeler Türk toplumunun “pozitif enerjisini” yok etmiş, “toplumsal dinamizmini”
kırmıştır. Kısacası askeri müdahaleler hastayı iyileştirmekten çok hastanın durumunu daha da ağırlaştırmıştır.

 

              

 

                Kenan EVREN

 

Türkiye’de darbeler kendi iç mantığı doğrultusunda kendi anayasalarını hazırlamıştır.
Darbelerin kendi anayasasını hazırlaması her seferinde topluma yeniden şekil verilmesi anlamına
gelmektedir. 1961 Anayasası, laik demokratik ve özgürlükçü bir toplum yaratmayı amaçlarken 1982
Anayasası, otoriteye boyun eğen, özgürlükleri kısıtlayan yapısıyla içine kapalı “sessiz”
bir toplum yaratmayı amaçlamıştır. 1980 Anayasası’yla şekillendirilmeye çalışılan Türk
toplumunun içine düştüğü “durum” bugün tüm açıklığıyla görülmektedir.

12 Eylül 1980 darbesinin ölçüsüz ve hatta sınırsız baskısı altında neye uğradığını
şaşıran Türk gençliği, adeta kaplumbağa gibi kabuğuna çekilmiştir. Darbeci zihniyet, “kaş yapayım
derken göz çıkarmış” Atatürk devrimine sahip çıkmak için darbe yaptığını söyleyenler, “
aşırı uçları bitireceğiz” diye bir “kültürel kıyım hareketi” başlatmışlardır. Sağın ve özellikle de
solun beslendiği tüm kaynaklar yok edilerek sözüm ona aşırı uçlar törpülenmiştir.

 

 

6.Kitapsızlaştırılan Toplum ve Dinci Yapılanma

1980 sonrasında Türkiye’de “kitaba” adeta savaş açılmıştır. Ortaçağ Avrupa’sında
bilime cephe alan Katolik Kilisesi ve Papa’nın kitap yakmasını anımsatan sahneler 20.yüzyılın
sonlarında Atatürk Türkiye’sinde yaşanmıştır. 

 80 sonrasında Türkiye’nin “kitapsızlaştırılan bir ülke” durumuna getirildiğini söylemek fazla
abartılı bir değerlendirme olmayacaktır.

12 Eylül’de evinde “yasaklı kitap” bulunan ailelerin yaşadıkları; işkenceler, baskılar,
kıyımlar, sonraki dönemde ailelerin çocuklarını kitaptan uzak tutmalarına yol açmıştır.
Bu nedenle genç nesiller sadece okulda öğrendikleriyle yetinmek zorunda kalmıştır.
Ders kitabı dışında kitap okumayan bir gençliğin ne kadar kültürel birikime sahip olduğu
ortadadır. Böyle bir gençliğin, Atatürk’ün emanet ettiği cumhuriyeti nasıl koruyacağı
yanıtlanması gereken bir sorudur.

Kitapla bağı koparılan Türk gençliği 80 sonrasında apolitikleşmiştir. Kültür
ve bilimle ilgilenmeyen gençliğin tarikat,ticaret ve mafya üçgenine kayması hiç de zor olmamıştır.

 “Kitapsızlığın” karanlığındaki Türkiye, izbe mahallelerdeki Kuran kurslarına,
gizli-açık tarikat toplantılarına, kısa yoldan köşeyi dönmeye çalışan “işini bilenler tayfasına”,
köyden kente göç edenlerin lahmacun kokan arabesk kültürüne teslim olmuş ve ülke
Türk-İslam senteziyle beyinleri yıkanmış faşist mafyaya kalmıştır.

 

7. Özal  Bunalımı ve Büyük Yozlaşma

  1983’te Turgut Özal’ın Anavatan Partisi’yle Türkiye’de yeni bir dönem başlamıştır.
Bu süreçte bir taraftan tarikat ticaret ve mafya örgütlenmesi tüm hızıyla devam ederken diğer
taraftan  rüşvet ve adam kayırma  zirve yapmıştır.

 

 Bu sırada 80 darbesinin kabuğuna çekilmek zorunda bıraktığı gençlik, Özal’ın “piyasa
ekonomisi” ve “sivilleşme” politikalarıyla kabuğundan çıkmıştır. Fakat bir şiddet ve baskı
döneminden sonra gelen bu “aşırı özgürlük”  Türk gençliğinin yeni kabusu olmuştur.
Özal gençliği, “yasaklar”, “günahlar” ve “aşırı özgürlükler” arasında bocalayıp durmuştur.

 

 1985 sonrasında, apolitizasyon, eğitimin gereksizliğine inanma, kısa yoldan köşe dönme
Türk gençliğinin yükselen değerleriydi.            

 Özal gençliği, pop ve arabeskten hoşlanan, futbolla deşarj olan ve varoşlardaki gece
kondu kültürüne teslim olan, hatta tespihiyle, saç modeliyle, yeşil kumaş pantolonuyla ve
“selamünaleykümüyle” o kültürü idealize eden bir kuşaktı. Bu kuşak, bir taraftan televizyonun
da etkisiyle Batıya açık, Batılıya benzemeye çalışan, onun gibi yaşamaya özenen, diğer taraftan
da dinci yönlendirmenin ve Türk İslam Sentezci eğitimin kıskacında “dindarlaşmaya” çalışan
“karışık kimlikli” bir nesildi. Ne Batılılaşabiliyor ne de gerçek anlamda dindarlaşabiliyordu.
Bocalyıp duruyordu. 

İşte bu yıllarda Türk siyaseti de deyim yerindeyse “buz üstünde yürümeye çalışan
bir seçmen kitlesinin oylarıyla” şekillenmiştir. Popülist söylemlerin tavan yaptığı, 1983-1993
arasındaki seçmen kitlesi kendisine dinle soslanan, içi boş hayal vaad eden  (iki anahtar gibi)
partilerin peşine takılmıştır. İşte 80 sonrasında böyle bir seçmen kitlesinin belirlediği iktidarlar,
Türkiye’yi bugünkü durumuna getirmiştir.

 

 İşte Recep Tayip Erdoğan ve AKP’yi hazırlayan koşullar bu tarihsel ürecin bir
sonucudur.

 8. AKP’yi Hazırlayan Koşullar ve Yüzde Kırk Yedinin Sırrı

 

 Türk İslam Sentezi, 1985’lerde Milli Görüş adlı bir yavru dünyaya getirmiştir.
Milli Görüş, Türk-İslam Sentezi’ndeki Türk’ü devreden çıkararak sadece İslam’ı
ön plana çıkarıyordu. Hareketin tabanında “şeriat devleti” özlemi taşıyanların sayısı
çok fazlaydı. Kökleri 1950’lerde Menderes’in DP’sine ve 1970’lerde Erbakan’ın
MSP’sine dayanan bu hareket Özallı yıllarda siyasal ve toplumsal örgütlenmesini tamamlamış,
tarikat, ticaret ekseninde çok önemli bir güç haline gelmiştir.   

 Kendisi de bir Nakşibendi olan Özal’ın korumasındaki Nurculuk hareketi (Fethullah Gülen)
Türkiye’yi örümcek ağı gibi sarmıştır. Bu sırada bir çok tarikat yurt içine ve yurt
dışında örgütlenmesini büyük bir hızla sürdürmüştür. Türkiye’deki tarikat örgütlenmesini
güçlü kılan tarikatların aynı zamanda ekonomik olarak da örgütlenmesiydi. Planlı ve
programlı bir şekilde yapılan tarikat toplantılarında toplanan bağışlar ve Arap
ülkelerinden gelen yardımlarla 90’ların başında finans kurumlarıyla ve bankalarıyla
tarikatlar artık bir ekonomik bir güç haline gelmiştir.

 

 

 

            

 

             Fethullah GÜLEN

 80 sonrasında özellikle eğitime el atan tarikatlar, kitap okumayan, sığ
kültürlü, apolitik gençliği, kolayca ağlarına düşürmeyi başarmıştı. Okullar,
dersaneler ve Kuran Kursları, camiler ve kahvelerde sürekli "menfi din
propagandasına" (dikat burada söz konusu olan din propagandası yüce dinimizin
gerçek güzelliklerini ortaya koymayı değil, birilerine menfaat sağlamayaı
amaçlamaktadır.) maruz kalan  80 kuşağı, yaşadığı kısa süreli bunalımdan sonra
“İslamileşmeye” başlamıştır. 90’ların başından itibaren taşradan kente gelen
gençler, tarikat evlerinde, tarikat oklarlında ve tarikat yurtlarında ücretsiz ağırlandılar.
Gerektiğinde ekonomik olarak desteklendiler ve bu sırada sürekli “şeriat” propagandasına
maruz kalarak “rejim düşmanı” olarak yetiştirildiler.

Beyni yıkanan bu genç kuşak 90’larda seçmen niteliği kazanınca kendisin,
besleyen, büyüten tarikat ehlini utandırmayacak, önce Erbakan Hoca’nın
Refah ve Fazilet Partilerine daha sonra da Erbakan ekolünden gelen Tayip Erdoğan’ın
AKP’sine oy vererek bir anlamda borcunu ödeyecekti.

 

 Dolayısıyla, 22 Temmuz 2007 seçimlerinde AKP’nin nasıl %47 oy
aldığını anlamaya çalışırken, her şeyden önce 1938’den sonraki "tarihsel süreci" doğru tahlil etmek gerekir.

 

             

 

             Tayyip Erdoğan

 

Tanınmış bilim insanlarımızdan Prof. Emre Kongar Atatürk sonrasındaki "
gaflet, dalalet ve hıyanet sürecinin" en belirgin özelliğinin "çok partili düzen" adı
altında oluşturulan "dinci oligarşi" olduğunu ileri sürmekte ve 38′den günüze yaşanan değişimi
şöyle özetlemektedir:

"Türkiye’de çok partili rejimin dinci oligarşiye dönüşme süreci kimi zaman birbirini
izleyen, kimi zamanda birbirinin içine geçen şu aşamalardan oluşuyor:

 

Çoğunluk diktatörlüğü
Yağma düzeni
Liderler oligarşisi
 Dışa bağımlılık
Dinci iktidar
Dinci oligarşinin kurumlaşması

 Bu aşamalar üç dönemde gerçekleşti.
 Birinci dönemde çok partili rejim Demokrat Parti’nin iktidarında demokrasiye
doğru evrimleşeceğine çoğunluk diktatörlüğüne dönüştü. 
Böylece birinci aşamada ortaya çıktı.
Tabii aynı anda yağmaılığın liderler oligarşisinin ve dışa bağımlılığın da tohumları atılıyordu. 
 İkinci dönemde, 1965′den sonra gelen iktidarlar zamanında rejim hem yağmacılık
hem de lider sultası çizgisinde evrimleşti.

 Çok partili rejim, artık yağmacı bir ilişkiler yumağına ve liderler oligarşisi
düzenine dönüşmüştü.

Bu sırada dışa bağımlılık iyce gelişti. Aynı süreç içinde dinci oligaşinin tohumları
da yeşermeye başlamıştı. 

 Böylece ikinci, üçüncü ve dördüncü aşamalar eş zamanlı olarak gelişti. 

 

Üçüncü dönem 1980 darbesi ile yaşandı. Bu darbe sonucunda iktidara gelen Evren-
Özal ikilisi, yağmacı düzeni, liderler oligarşisini ve dışa bağımlılığı iyice kurumlaştırdı. Dinci
oligarşinin filizlenen tohumlarını daha da büyüttü. 

 

 Dördüncü dönem 2002  seçimleriyle başladı.

Bu dönemde eşinci aşama olan "dinci oligarşinin iktidarı" vucut buldu.

 

 

 

               

 

      

 

 Şimdi 22 Temmuz 2007 seçimleri ve 28 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimi ile iktidaraki
dinci oligarşinin kurumlaşması başladı.

Bundan sonra çok daha hızlı ve açık bir biçimde bu oligarşinin kurumlaşma
çabalarına tanık olacağız.

Başta anayasa olmak üzere tüm yasalar, yönetmelikler dinci oligarşinin önünü
açacak biçimde değiştirilecek. Tüm hükümet, devlet ve yerel yönetim kadroları dinci cemaat mensupalrı tarafından doldurulacak.

Tabii bu arada yargı ve üniversiteler de ihmal edilmeyecek

Medya buna göre yeniden yapılandrılacak.

Sermaye el değiştircek, iç ve dış kaynaklı dinci sermaye piyaslara egemen olacak.

Toplumsal yaşam da mahalle baskısı ile denetim altına alınacak.Tesettür, haremlik-selamlık ve
benzeri uygulamalar yaygınlaşacak.

Tabii zaman içide bu dinci oligarşi kurumlaşmasının diyaelektik tepkileri oluşacak.

 Onları da hep birlikte izleyeceğiz. (Emre Kongar, 28 Eylül 2007, Cumhuriyet)"

 Geldiğimiz noktada Türkiye, 1938 ve özellikle 1950 sonrasındaki "karşı devrim sürecinin"
sancılarını yaşamaktadır. İçte ve dışta Türkiye’nin karşılaştığı tüm problemler "gaflet, dalaet ve hıyanet
içinde olanların" yarattıkları bu sürecin meyvelerıdır.

 Prof. Dr. Ergun Aybars, bugün bu ülkeyi idare etmeye çalışanların nasıl gaflet, dalalet
ve hıyanet içinde bulunduklarını şöyle ifade etmiştir:

“2006 yılında Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nden çok
uzaktır.Dış politikada ABD ve AB’ye ipoteklenmiş, ekonomisi ve para politikaları İMF
ve Dünya Bankası’na bırakılmş, dıştan büyük bir kuşatma, içte şeriatçı ve bölücü tehdit
ile karşı karşıya, rüşvet, yolsuzluk, partizanlık, hastalığı içinde Cumhuriyet’in kazanımları
56 senede adeta terk edilmiş duruma geldi.

 

                                   

 

                Prof. Dr.Ergun AYBARS        

 AB’nin kapsamında devamlı aşağılanan dış politikamız, Atatürk’ün onurlu,
bağımsızlık idealinden çoktan ayrılmıştır. AB Hristiyan partileri, Müslüman
Türkiye’yi almayacaklarını açıkça söylerlerken, sosyal demokratların eski
başbakan ve bakanları Sevr’i reddetmekle Türkiye’nin hata yaptığını
söyleyecek kadar ileri gidebilmektedirler. Hiçbir aday ülkeye uygulanmamış
olan yöntemler, Gümrük Birliği anlaşması yanı sıra, varlığımızı tehdit edecek istekleri
Türkiye’nin önüne getirtip baskı yaparken buna karşı koyacak bir iktidar bulunamamasının
sıkıntısı görülmektedir.

AB sözde Ermeni soykırımını Türkiye’nin kabul etmesini, Kıbrıs’ı terk etmesini,
Ege’den vazgeçmesini, Patrikhane’nin Ekümenliği’ni onaylamasını ve Güneydoğu
Anadolu’da açıkça söylemeseler bile Kürdistan kurulmasına olanak sağlanmasını,
Dicle, Fırat sularının bile kullanımını ele geçirmek istemektedir.Görülüyor ki AB İstiklal
Savaşı’nda Türkiye’ye karşı kullandığı kozları kullanmaktadır. Yunan kartı, Ermeni
kartı, Kürt kartı ve İslam Teali’nin yerini alan İslamcı akımlar, işbirlikçi mütareke
basını, her isteklerini yerine getiren iktidar, AB’nin Türkiye’ye yönelik parçalama
ve sonra hazmetme politikasının araçları olarak görülüyor. ,

Bütün bu baskıları yapanlar ve Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışanlar
başta ABD olmak üzere AB’nin hemen tüm ülkeleri NATO’da müttefiklerimiz.
Ancak NATO’ya olurumuzla katılan Polonya bile hemen parlementosundan soykırım
kararı çıkarmıştır.

 

 9 Eylül 1922’de İzmir’de denize dökülüp Lozan’ı imzalattığımız, intikam
ortamını yakaladıkları bir ortam bulmuş gözüküyorlar. BOP’la güdülen bir ılımlı
İslam yaratılmak istenirken ABD’nin resmi organlarına ait dergide
yayınlanmış ve Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde kurulmuş
bir Kürdistan gösteren harita Cumhuriyet gazetesinin ön sayfasında yer alıyor.
Maalesef bütün bu açık uyarılara  rağmen  Türkiye’de “gaflet, dalalet ve hatta 
hıyanet” içinde bir vurdumduymazlık ortamı yaygınlaşıyor.

                                                           Sinan MEYDAN-2007







Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın:
   
Toplam 192636 ziyaretçi (423642 klik) girdi.
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=